Arı Kovanı

KADIN MÜCADELESİNE IŞIK TUTAN KADIN

Tarih
03 Ekim 2025
Okuma süresi
~15 dk

SÖYLEŞİYİ YAPAN: Şule SEPİN İÇLİ

Şule: Sevgili izleyicilerimiz, Arı Kovanı köşemizde daha önce benim çok yakından tanıdığım bir konuğumuz var; Nazik Işık. Belki pek çoğunuz da bu ismi duymuşsunuzdur. Duymayanlar da merak etmesinler, biz bugün zaten Nazik'i ayrıntılı olarak tanıyacağız. Hoş geldin Nazik'ciğim.

Nazik: Merhaba, hoş bulduk.

Şule: Öncelikle kendini bize tanıtabilir misin?

Nazik: İzmirliyim. 1957 yılında İzmir'de doğdum, Karşıyaka'da büyüdüm. Karşıyaka'da kız lisesini bitirdikten sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenim görmek istediğim için, ilk kez de o sene merkezi yerleştirme sistemi uygulamaya girdiğinden, kazandım, geldim ve Mülkiye’den mezun oldum. Mülkiye’yi Devlet Planlama Teşkilatı'nda çalışmak için istemiştim, yani bilinçli bir tercihti. O yıllarda çok bilinçli üniversite tercihlerinin yapıldığını söylemek biraz zor, çünkü hangi bölümlerden hangi mesleklere geçiş yapılıyor çok bilinmezdi. Ama ben Türkiye'nin değişimci güçleri arasında yer almak ve Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışmak istediğim için Mülkiye’yi arzu etmiş ve sağlamış oldum. O zamanlar Devlet Planlama Teşkilatı arada bir sınav açan ve çok az sayıda uzman yardımcısı alan bir kuruluştu. Okul bitti ve ben sınav açılmasını beklemek zorunda kaldım. İşte o dönem, iş müfettiş yardımcılığı sınavına girdim, Çalışma Bakanlığı'nda bir süre iş müfettiş yardımcılığı yaptım. Ondan önce de ilk memuriyetim olarak Devlet İstatistik Enstitüsü'nde, Sosyal Hesaplar Müdürlüğü'nde nüfus sayımlarıyla ilgili çalışmalar yaptım. Bu arada, yine Siyasal’da ekonomi politikaları alanında bir yüksek lisansa başladım. Devlet Planlama Teşkilatı'na 1979'daki sınavlarla girdim. 12 Eylül döneminde Planlama’dan 1402 sayılı Kanun ile atıldım. Tutuklandım, yargılandım ve 1989'da beraat ettim. Anlayacağınız gibi arada uzun bir zaman var. O uzun zamanda özel sektörde çalıştım, iki çocuk sahibi oldum. 1989'da yargılamanın Yargıtay aşaması da bitti ama Sıkıyönetimin kalkmasıyla başlayabilen İdare Mahkemeleri ve Danıştay'daki işe dönüş davalarım bitmedi. 1402 sayılı Kanun’un sıkıyönetimin öngörmesi üzerine işten atılmaya ilişkin olduğunu şimdi gençler bilmezler. Sonuçta, 1989 Aralık’ında işime geri döndüm ve planlama uzmanı olarak, 1989 sonundan 2002 sonlarına kadar işgücü piyasasıyla, çalışma sorunları, istihdam ve sosyal güvenlik alanlarında çalıştım. Bu arada bir dönem Kadın Statüsü ve Sorunları Genel Müdür Yardımcılığı yaptım. Devlet Planlama Teşkilatı planlama uzmanları kanunen bu tür görevlere geçici olarak geçebiliyor, görevleri bitince de Planlama Teşkilatı’na geri dönebiliyorlardı. 1996-1997’de iki yıl kadar devlet burslusu olarak yurt dışında kaldım, kalkınma çalışmaları alanında bir yüksek lisans yaptım. 2002'de kendi isteğimle emekli oldum. Çünkü 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na tabii çalıştığım için, aktif siyasi hayatın içerisinde yer almaya imkân yoktu. Planlama Teşkilatı’ndaki görevimin gerektirdiği bir iş olarak Meclis’te çok uzun yıllar Plan Bütçe Komisyonu’nda görev yaptım. Her zaman siyasetle ilgili bir insan oldum, üniversite yıllarımdan başlayarak da aktif siyasetin içinde yer aldım ama devlet memuru olduktan sonra parti üyesi olma şansımız olmadığı için memuriyet dönemini 2002'de kapatmak ihtiyacı duydum, emekliliğimi istedim. 1999-2000 öğretim yılında başlamış olduğum Hacettepe Üniversitesi'ndeki Sıosyal Hizmetler Yüksek Okulu’ndaki sosyal politika, planlama ve toplumsal cinsiyet ve sosyal hizmet derslerimi 2012'ye kadar sürdürdüm. 2011 seçimlerinde CHP'den İzmir milletvekili adayıydım. Bu benim için bir vesile oldu, 2012'de Ankara’dan ayrılıp İzmir'e döndüm. Yani kendi memleketime dönmüş oldum. O tarihten bu yana İzmir'de yaşıyorum. Aktif çalışmalarımı sivil toplumda da Parti’de de sürdürüyorum. 2003-2004'den 2009'a kadar 5-6 yıllık bir süre Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’nda çeşitli Avrupa Birliği projelerinin yöneticiliğini yaptım, danışmanlıklarda bulundum, çeşitli Birleşmiş Milletler Ajanslarında da danışman ve uzman olarak çalıştım.

Şule: Evet, birkaç şapkanı da bu arada öğrenmiş olduk. Ama biz bunların ayrıntılarına gireceğiz tabi. İstersen önce sivil toplum örgütlerinden bahsedelim. Pek çok sivil toplum örgütünde bulunuyorsun. Onları paylaşabilir misin bizimle?

Nazik: Benim sivil toplum örgütleriyle çalışmam oldukça eski. İlk başladığım sivil toplum örgütü Halkevleri’ydi. 1971'de Karşıyaka Halkevi’nde orta okul öğrencilerine fen ve matematik dersleri veriyordum. Sonra 75'te, üniversite birinci sınıftayken 18 yaşını bitirdim ve kendime iki ödül verdim; biri Cumhuriyet Halk Partisi'ne üye olmaktı, diğeri de bir kadın örgütüne üye olmaktı. İçinde yer alabileceğim kadın örgütü arayışım epeyce sürdü. O sene Haziran'da İlerici Kadınlar Derneği kuruldu, sol örgütlerin başka başka kadın dernekleri oluşuyordu. Halk Evlerinin Kadın Çalışmaları dahil, hepsini sırayla ziyaret ettim. Sonuçta İlerici Kadınlar Derneği'ne üye oldum. Bunun dışında tabii zaman içerisinde, Mülkiye’den mezun olduğum için Mülkiyeliler Birliği üyesiyim, Kaos GL'nin kuruluşundan beri üyesiyim, Konak Mülteci Merkezi Derneği'nin, KA.DER’in üyesiyim, yani sayabileceğim çok sayıda örgüt var. Mesela şu anda Yerel Reform Girişimi Derneği diye yeni bir derneğimiz var. Sosyal demokrasi alanında, Türkiye'de, TÜSES, SODEV ve SDD dediğimiz Sosyal Demokrasi Derneği olmak üzere üç ayrı sivil toplum örgütü var, ben TÜSES ve SDD’nin yani ikisinin üyesiyim.

Şule: Bir de Eşit Yaşam Derneği'nde çalışıyorsun değil mi?

Nazik: Şu anda başkanıyım. Eşit Yaşam Derneği'ni 2013'te kurdukİzmir merkezli bir dernek. Şu anda şubesi de yok. Biz onu kurarken özellikle yerel yaşamda eşitlik perspektifiyle yerel yönetimlerle çalışmayı hedeflemiştik. Hala da o perspektifle çalışmaya devam ediyoruz. Ben aynı zamanda şu anda Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Derneği'nin de yönetim kurulu üyesiyim (STGM.)

Şule: Bu kadar işi bir arada nasıl yürütüyorsun?

Nazik: Tabii bütün saydığım sivil toplum örgütlerinde aktif olarak yer almıyorum. Tüketici Derneği'nin de üyesiyim ama orada belli işleri izliyorum. Kongrelere görevim olduğu sürece katılır, aidatlarımı düzenli öderim. Kadın Dayanışma Vakfı'nın kurucularından biriyim ben, hala üyesiyim. Kadın Dayanışma Vakfı'nın kongrelerine hala geliyorum ama onun dışında herhangi bir çalışmasını yürütmüyorum. Yani üye olduğun her kuruluşta aktif üye olarak, çalışkan üye olarak bulunmuyorum, bir kısım dernekte aidatını düzenli ödeyen, kendisinden bir şey talep edildiği zaman yapan üye olmak bana yetiyor. Şu anda yoğun olarak çalıştığım iki sivil toplum örgütü var. Biri Eşit Yaşam Derneği, öbürü de Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Derneği. Kent Konseylerinde çok uzun yıllar Yerel Gündem 21'den beri emeği olan insanlardan biriyim ama mesela şu anda kent konseylerinde aktif görev yapmıyorum.

Şule: Biraz da siyasi yaşamdan söz edelim. Bildiğim kadarıyla sen de söyledin zaten milletvekili aday adaylığın olmuştu. Bir de sanıyorum İzmir'de bir belediye başkan aday adaylığın olmuştu.

Nazik: Oldu, evet. Ben aslında siyasette böyle bir oraya bir buraya her bulduğun aday olma imkanı veren yere aday adayı olma davranışını hiç sevmem. Bir kere 2002'de milletvekili olmakla ilgili olarak başvurumu yaptım ve iddiamı, ısrarımı da bugüne kadar hep milletvekili olmak üzerinden sürdürdüm. 2019'da farklı bir durum oldu: İzmir'de Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Cumhuriyet Halk Partisi’ne aday adayı olarak başvuran hiç kadın arkadaşımız çıkmamıştı. Ben de bunu bir İzmirli kadın olarak kendime yediremedim, başvurumu yaptım. Benle aşağı yukarı aynı günlerde bir de jinekolog, milletvekilliği yapmış, rahmetli Canan Arıtman arkadaşımız başvurdu. Biz aday adayı iki kadın olduk o dönemde. Özetle, Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na bir aday adaylığım var. Milletvekilliğindeyse 2011'de adaydım, aday adayı değil. Seçilemedim, çünkü seçilebilir bir sırada değildim.

Şule: Senin kadın bakış açın, insanlara yaklaşımın, ben bunları çok yakından bildiğim için aslında bir kadın milletvekili olmak açısından çok kıymetli. Seçilememe nedenini ne olarak görüyorsun?

Nazik: Parti’nin çeşitli zamanlarda farklı aday listelerini yaparken iki boyutta farklı öncelikleri oluyor: Genel merkez ve yerel düzey. Yani her zaman adaylaşma için Parti’nin öncelikleri ile senin özelliklerin uyuşmayabiliyor. Örneğin 2023’te yani son dönemde İzmir yine taşıyıcı illerden biriydi, biliyorsun Türkiye Milletvekilliği bizim sistemimizde yok, biz de altı siyasi parti bir anlaşmayla seçime girmiştik, İzmir'e mesela bizim seçilebilir sıralarımızdan, farklı siyasi partilerden, Cumhuriyet Halk Partisi üyesi olmayan dört kişi aday olarak geldi ve o arkadaşlar milletvekili seçildi. Şimdi onlardan ikisi Cumhuriyet Halk Partisi'ne üye olmuş vaziyetteler ama bu şehirde 12-13 milletvekili çıkarma kapasitemizin dördü bu insanlara gidince doğal olarak bizim yerimiz azalmış oluyor. İkinci bir mesele şu; elbette kadınların siyasette erkekler kadar şansı yok. Yani bir bölgede listenin başına, seçilecek yere bir kadın konduğu zaman “Size verdik ya, kadınlar da seçiliyor ya” diyen ve başka bir kadının seçilebilir yerde aday gösterilmesine karşı çıkan çok insan çıkıyor. Partinin politikası bu değil ama fiili durum bu. Çok kısa bir zaman öncesine kadar Cumhuriyet Halk Partisi'nde milletvekilleri için cinsiyet kotası yoktu. Daha doğrusu, Tüzük’te adayların merkezden atamayla belirlenen yüzde 15’inin içinde cinsiyet kotasına uyulur deniyordu, listenin tamamında kota yoktu. Belediye Meclisi üyeleri aday listeleri için cinsiyet kotası ise var. Bu listelerde ilçeler de tabii ki belirleyici. Orada da Partideki cinsiyetçi yaklaşımdan etkilenmişlik kendini gösteriyor; fermuar sistemi olmadığı için ön sıralara, seçilebilir yerlere daha az kadın konuyor, kadınlar genellikle listenin sonlarına yerleştiriliyorlar. Bu ayrımcılık -Parti Tüzüğünde cinsiyet kotası olsa da- büyük ölçüde devam ediyor. Ben bunların hepsinden nasibimi aldım. Zihniyet değişimi çok zahmetli, uzun soluklu bir iş, biliyorsun. Yerel de 2015'te bir ön seçim yapıldı, ben katılmadım. Çünkü zaten ön seçimden seçilenlerin sadece beşinin, ilk beştekilerin vekil seçilme imkanı vardı ve bu beşin arasına girebilecek bir kadın yoktu. Ben, önseçime girsem, ön sıralarda bir kadın olarak çıkma olasılığım çok yüksekti, iyi tanınırdım örgütte, sevilen de bir insandım, ama araya genel merkez kontenjanından yerleşecekleri de dikkate aldığında, benim gelebileceğim en iyi sıra 8 veya 9'du. CHP'nin de o tarihte İzmir’de her iki bölgede de 7'den fazla vekil çıkarma olasılığı bence yoktu. Nitekim iki bölgede 7-6 ile kaldık. Ön seçimden çıksam bile, harcadığım onca enerjiye rağmen seçilebilir bir yerde olma olasılığı yoktu. Kadın Kolları Genel Sekreterliği, Parti Meclisi üyeliği yaptım. Çeşitli program ve politika çalışmalarında, Bilim, Yönetim, Kültür Platformu çalışmalarında görevler üstlendim. Benim genel sekreterlik yaptığım dönemde mesela engelli kadınlarla ilgili komisyon bile oluşturmuştuk, çalışmıştık senle de. Yani emek vermekle Partide bir yere seçileceksiniz, bir yere geleceksiniz diye bir kural maalesef yoktur. Kadınlar da bu liyakatsizlikten erkeklerden daha fazla etkileniyorlar. Kotalar da fermuar sistemiyle desteklenmediği sürece anlamından kaybediyor.

Şule: Tabii biz senin gibi bir insanın seçilmesini çok istiyoruz. Bundan sonraki dönemde aday olmayı düşünüyor musun?

Nazik: Ben iki virüs bilirim vücuda girdi mi çıkmaz. Bunlardan biri feminizmdir, öbürü de siyaset aşkı. Ben sadece siyasi parti anlamında söylemiyorum, zira hayatın çeşitli alanlarındaki sivil toplum çalışmalarını da hak temelli oldukları sürece geniş anlamda siyasetin bir parçası olarak görüyorum. Hayırsever dernekleri gibi çalışmaları dışarıda tutarak söylüyorum tabii. Yani, siyaset yapmaya devam edeceğiz. Ediyoruz da. İmkânlarımız neye elveriyorsa, şartlarımız nerelerde bulunmaya elverişliyse oralardayız. Aday da olacağız! Seçiliriz, seçilmeyiz, o ayrı bir mesele ama iddiamızı sürdürmek gerekir diye düşünüyorum.

Şule: Olaylara gerçekten çok mantıklı bakıyorsun. Peki, biraz kadın hareketi hakkında konuşalım. Senin kadın hareketine olan ilgin, yani feminizmle tanışman, feminist olman, bu nasıl oldu? Bu süreci biraz paylaşabilir misin bizimle?

Nazik: Benim engelli bir abim var. Doğduğum anda abimin ablasıydım ben. Onu korumak, kollamak, ona kol kanat gelmek gibi bir misyonla doğmuş bir çocuğum. Abim nedeniyle farklılığın yol açtığı ayrımcılık meselelerine çok erken yaşta tanık oldum, bende bunun getirdiği bir duyarlılık oluşumu oldu. Beş yaşında okuma yazma öğrendiğimde, daha doğrusu okuma yazma öğrenmiş olduğum keşfedildiğinde, çevremdeki herkes bana neredeyse madalya takmak üzereydi. O nedenle çok büyük bir iş başarmış olduğumu anlamıştım. Herkese sormaya başladım, “Ben okuma yazma biliyorum, sen de biliyor musun?” diye. Biz çok kalabalık, geleni gideni bol ve büyük bir aileydik. Karşıyaka gibi bir yerde bile çevremde okur-yazar olmayan erkek hiç yoktu ama kadınlar vardı. Hala da olduğu gibi. Ben kadınların farklı olduğunu, okuma-yazmada bile eşit olmadığını o çocuk aklımla belki böyle ifade etmedim ama ilk o zaman fark ettim. O tarihlerde kadınları okuma yazma öğrenmeleri için çok zorladım, kadınlara okuma-yazma öğretmeye kalkışmak gibi komik hikâyelerim de oldu. Abimin engelli olmasından kaynaklı duyarlılığım, farklıların eşitsiz olduğunu, ayrımcılığa uğradığını belki bu dille ifade edemedim ama anlama becerilerim o zaman kadınlarla ilgili olarak da ortaya çıktı. Aynı mı, farklı mı konusu kafamı kurcaladı açıkçası. Ortaokuldan sonra daha sol, sosyalist görüşlere eğilim gösterdim. Bu da beni sınıfsal eşitsizliklerden başlayarak eşitsizliklere daha da duyarlı hale getirdi. Ama bu sınıfsal eşitsizliklere aşırı vurgu yapmak, o dönemki sosyalist hareketin bir özelliği olarak, bana bulaştı ve devrim olacak, her şey kendiliğinden dümdüz, her şey aniden güzel olacak yaklaşımına kaydım. Ama kadınlarla çalışmayı üniversite yıllarında da tercih ettim. Gençlik örgütlerinde çok yer almadım. CHP'de de 1975’te, Gençlik’te değil Kadın Kolları’nda çalışarak Parti siyasetine başladım. Feminizm, o zaman çok da matah bir şey sayılmıyordu. Sosyalist hareket, sol hareket feminizmi erkek düşmanlığıyla özdeşleştiriyor, mücadele bölücüsü gibi tarif ediyordu. Benim feminist olmam 12 Eylül'den sonradır. Daha doğrusu 12 Eylül sonrasında, 4-5 yılı bulan bir okuma, araştırma, düşünme döneminden sonra, kendime bakınca, “Ya ben bilmem kaç yıldır bal gibi feministmişim, yaptığım şeyler feministliğin ta kendisiymiş” diye bir noktaya geldim ve çok erken yaşlardan itibaren aslında feminist olduğumu söyleyebildim. Ama benim için bunu itiraf etmek, sıfat olarak üstüme giymek 12 Eylül sonrasıdır.

Şule: 12 Eylül sonrasında ne oldu da bu kararın kesinleşti?

Nazik: Cezaevi döneminde ve cezaevi sonrasında, içerdeki ve dışardaki kadınlarla (ve çocuklarla) çok yoğun bir dönem yaşadım. İlerici Kadınlar Derneği'nden gelen bir birikimim vardı. Sol hareketler içerisinde Cumhuriyet Halk Partisi de dâhil olmak üzere, kadınların yine eşitsiz konumda olduğunu yaşamış insanlardan biriydim. Bütün bunların bende bir birikim yarattığını düşünüyorum. İşin bir diğer tarafı 12 Eylül sonrasında Türkiye’de ortaya çıkan Avrupa'daki ikinci dalga Feminist Hareketi'nin bize yansımalarıydı. Somut’ta yayınlanan yazılar, çeviri kitapların basımı, Ankara'da bilinç yükseltme gruplarının oluşmaya başlaması ve kadına yönelik şiddetle ilgili konularla ilgilenmeye başlamam gibi gelişmeler oldu. Benim kendimi sorgulamam bu ikisinin birleşimidir. Şiddetle ilgili çalışma yapan ve konuyu toplumsal cinsiyet perspektifinden görebilen her kadın veya erkek bir aydınlanma yaşar, bu şiddetin cinsiyete dayalı ayrımcılıkla ilişkisini ve bunun ne kadar eşitsiz bir ilişki olduğunu, öğrenilmiş davranışları anlamaya başlar. Bu da feminist teorinin çok önemli bir bölümüdür.

Şule: Kadınların dayanışması, güçlendirilmesi bizim için çok önemli. Önce kadınlar açısından bunu biraz irdelemek istiyorum. Yani kadınlar acaba güçlenirken, dayanışırken kaçırdıkları bir şeyler oluyor mu? Yani kendi güçlerini zayıflatabiliyorlar mı? Kendi aralarında mesela bazen eril davranışlar olabiliyor, hırslar ihtirasa dönüşebiliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsun?

Nazik: Kadınlar için dayanışmanın her türlüsü, içinde bulunduğu zorluktan çıkışla ilgili anlamlı ve önemli bir katkı sağlayan davranışlardır. Kadınlar için eşitsizlikle mücadelede dayanışma çok özel bir anlam taşır, özellikle de kadınların kendi aralarındaki dayanışma. Bunu sağlayabilmek için kadınların kendilerini güçlendirmeye tabii ki ihtiyaçları var. Ama dayanışma da kendiliğinden oluşmuyor. Biz de bu toplumun bir ürünüyüz, ve kendimizle özel olarak uğraşmadığımız sürece, bu toplumda geçerli, yani şu ya da bu şekilde bu cinsiyetçi toplumun ayrımcı dilini, ayrımcı erkek egemen hiyerarşisini, davranışlarını biz de ediniyor, bünyemizde barındırıyoruz. Biz de bnları öğrenerek yetişiyoruz. Toplumsal cinsiyet dememizin de önemli bir nedeni bu zaten. Cinsiyet rollerimiz, toplumun özelliklerinden edindiğimiz birikim bu bünyemize yerleşmiş, içselleşmiş olan kısım. Zaten zorluk da burada başlıyor. Çünkü, insanın kendini değiştirmesi, dönüştürmesi kolay bir mesele değil. Bu eşitsizlikten çıkmak için de bu cinsiyete dayalı ayrımcı yaklaşımdan çıkmak için de yardıma ihtiyacımız var, yani kendimizle uğraşmaya ihtiyacımız olduğu gibi birbirimize destek olmaya da ihtiyacımız var. Mekanizmaları, yasaları, toplumsal davranış kalıplarını, cinsiyet kalıplarını değiştirmek için yapmamız gereken pek çok şeyi tek başına başarmamız mümkün değil. İyi rol model olmak bu açıdan güzel görünüyor insanlara, teşvik edici görünüyor ama çok yetersiz ve insanları bazen parçalanmaya kadar götüren özellikler taşıyor. Ona da yetiş, buna da yetiş… ‘’Tek taşımı kendime aldım’’ vaziyetinde her şeyi beceren kadın, güçlü kadın olmak için kendimizden çok şey verir hale geliyoruz. Onun için dayanışmak, bu zorlukları el birliğiyle aşabilmek için mücadele içerisinde birlikte olmak bizim için özel bir önem taşıyor.

Şule: Özellikle karma örgütlerde kadınların durumunun ben çok fazla gündeme alınmadığını, değerlendirilmediğini düşünüyorum. Mesela Ka.Der daha çok kadın muhtarlarla ilgileniyor ama bakıyorum, sendikalarda, derneklerde kadınlar daha çok evde nasıl mutfaklarında çalışıyorlarsa, o örgütlerde de mutfak işlerini daha çok yürütüyorlar, çok çalışıyorlar, çok emek veriyorlar ama erkek egemen sistem sanki kadınları ayrı ayrı yerlere koyuyor, yani kadınlar bir arada olamıyorlar ve sonuçta da bir yerlere gelemiyorlar. Bu konuda bir şeyler söylemek ister misin? Yani karma örgütlerde gerçekten kadınların yaşadığı sorunlara sen de tanık oldun mu?

Nazik: Tabii, tabii. Bu çok uzun yıllar hepimizin gözlemlediği, çok emek verdiği alanlar içerisinde. Ben daha çok kadın örgütleri içerisindeki konulardan haberdarım ama sol örgütlerin içerisinde de pek çok mücadeleye tanıklık ettim. Karma örgütlerde, sendikalarda, meslek örgütlerinde bu eşitsiz konumu elbette yaşadım veya gözledim. Parti siyaseti de bir karma örgüt modeli ve orada da tanık olduğum hem de bizzat yaşadığım oldu. Yani bunlar bilindik hikâyeler. Bugün Türkiye'de geldiğimiz nokta açısından şunu söylemek mümkün: Hem meslek örgütlerinde hem de özellikle karma örgütlerin bir kısmında, mesela TMMOB, Baro gibi meslek örgütlerinde, bir kadın genel başkan şu ana kadar olmadı. Mülkiyeliler Birliği’nde bunca yılda sadece iki kadın genel başkan gördük. Buralarda hala zorluklarımız var ama bir değişim de var. Bu da bizim Osmanlı döneminden bugüne kadar uzanan eşitlik mücadelemizin çok önemli sonuçlarından biri. Belki Türkiye'de demokrasinin, insan haklarına saygının, hepimizin refahına, huzuruna, ülkenin kalkınmasına, gelişmesine ne kadar verimli, yararlı bir katkı olduğunu görebilsek, keşfedebilsek, cinsiyet ayrımcılığının da demokrasiyle ilişkisini daha net ortaya koyabilsek, bu anlamda çoğunluğu kazanabilsek bu değişim daha da hızlanacak. Ama ben kendi gençlik yıllarımla karşılaştırdığım zaman mesafe alındığını düşünüyorum. Her ne kadar sendikal hareket çok zayıflamış gözükse de, DİSK'in başında genel başkanı olarak bir kadın var mesela. Bu benim gençlik yıllarımda akıl alacak bir şey değildi. Birçok örgütte, meslek örgütlerinde, şube başkanları kadın olmaya başladı. Delegeliklerde siyasi partilerde olduğu gibi cinsiyet kotaları var, eşitlik tutum belgeleri, kadına yönelik mobbing tutum belgeleri var. Bunlar bence önemli gelişmeler ve kadınlara ayrılan sandalye- koltuk sayısının azlığına rağmen başarılmış işler.

Şule: Bir de son kertede kadınlar üzerine çok fazla geliniyor. Yani artık kadınlar hangi konularda eylem yapacaklarını bilemiyorlar. Sanki şeriatın adımları tek tek üzerimize geliyor gibi. Ben endişeleniyorum. Tamam kadınlar olarak çok güçleniyoruz, mücadele ediyoruz. Bu tek başına yetiyor mu? Bundan sonraki süreci nasıl değerlendiriyorsun?

Nazik: Doğrusunu istersen ben de çok riskli bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum ve 2011'den bu yana, bu riskin her geçen gün arttığını, üzerimize üzerimize gelmekte olduğunu görüyorum. İktidarın tutumunda 2007'den sonra kısa bir duraklama dönemi yaşadık ama 2011'den bu yana başka bir perde açıldı. Ve 2016 sonrasında Türkiye bir tek adam rejimine geçiş yaptı. Yani bütün bu gidişat, otokratik yönetimlerin, tek adam rejimlerinin, tek adam kadın olsa bile bir ayrımcılık, bir şiddet, bir demokrasiden uzaklık, bir katılımcılıktan uzaklık içerdiğini gösteriyor. Ve bunların hepsi kadın erkek eşitliğinin oluşması, gerçek anlamda hayatın içinde yaşanan bir eşitliğe ulaşmamız açısından son derece tehlikeli, son derece önemli problemli gelişmeler. Bunların üzerine bir de ülkemizdeki iktidar, gerçek anlamda bir muhafazakarlıktan da öte İslami bir muhafazakarlık çerçevesinde örüntüleniyor. Yani biz her insanın bir fıtratı var derken, onlar İslami fıtrattan söz ediyorlar. Bu da cinsiyet ayrımcılığının aynen devam etmesi, hatta katmerlenmesi, kadınlar ve erkeklerin katı rollere sığdırılması, biyolojik cinsiyetin toplumsal kalıp haline gelmesi demek. İşte bugün bunun çatırtısını yaşıyor, bunun hesaplaşmasını yaşıyoruz. Türkiye kadın hareketi 90'lar boyunca yasalarda çok önemli gelişmeler sağladı, dünyada özel bir örnek olduk denebilir. 2000'lerin başında Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu değişiklikleri mevzuatta, yasalarda yaptığımız çok büyük, çok önemli değişikliklerdi. Bugünse çok büyük bir geri tepmeyle, zorlamalarla karşı karşıyayız. Kadın haklarını belirli bir cinsiyet kalıbına oturtmak üzere kadınlara müthiş bir baskı yapılıyor. Ortadaki mesele budur. Ben bu anlamda senin kuşkularına katılıyorum. Sürekli bir yasa değişikliği gündeme geliyor, mesela bir gün nafaka hakkını ortadan kaldıracak bir düzenleme getiriyorlar, püskürtmeye çalışıyoruz, bir diğer gün kürtajla ilgili bir şey getiriyorlar, onu geri çektirmeye çalışıyoruz. Ama bugün devlet hastanelerinde fiilen kürtaj yapılamaz duruma gelmiş durumda. Nafaka ile ilgili düzenlemen 5.yargı paketinden beri gündemde, 11.yargı paketinde tekrar gündeme geleceğini de tabii ki biliyoruz. Evlenme yaşını düşürmekle ilgili şeyler keza. Toplum içerden, adım adım, erken yaşlarda bu tür kalıpları beyinlere dolduran çalışmaların yoğunluğuyla adeta zehirleniyor. Bundan da doğrusu çekiniyorum.

Şule: Bir şapkan daha var benim bildiğim. Bu da yazma meselesi. Daha önce Umudun Kadınları Dergisine bir yazı yazmıştın ve çok güzeldi. Senin kitapların da var galiba ya da kitap yazma konusunda ekip oluşturduğun dönemler var sanıyorum. Biraz da onları paylaşır mısın?

Nazik: Benim CEDAW Başvuru Kitabını, dezavantajlı kesimlerdeki kadınların işgücü piyasasına girişlerinde İŞKUR’un uygulama el kitabını saymaz isek doğrudan kendi başıma yazdığım bir kitap yok. Ama farklı farklı kitapların içerisinde yer almış makalelerim var. Çeşitli çalışmaların içerisinde yayınlanmış yazılarım var. Yazmaya da devam ediyorum. Çeşitli yayın organlarında yer verdiğim gazete yazılarım da oluyor. Yazmak her zaman sevdiğim bir iş ama zaman ayırmak açısından her zaman çok başarılı değilim. Daha bugün daha bir kitap tanıtımındaydım, Kadın Yazarlar Derneği’nin bir yayını oldu, İzmir'de İz Bırakan Kadınlar’ın hikâyesini yazdık. Hikayesi yazılan 15 kadından biri de benim. Biliyorsun kadınların yaptıkları da, kendileri de çok görünmezleşebiliyor. Hâlbuki her kadın bir ömür veriyor bu mücadeleye. Bu tür kitaplar da çıkarıyoruz tabii. Yani hareketin tarihini yazılı bir belleğe kavuşturmak için yaptığımız çalışmalar da var. Oralara da yazıyorum. Yerel siyaset çalışmalarına çok emek verdim. 2002'den bu yana bu alanda çok emeğim var. Ankara Ka.Der'de yaptığımız çalışmalarda pek çok yayın benim de elimden geçti. Çeşitli kadın örgütlerinin hazırlıklarına, kitaplarına editörlük yaptığım olur, yazdığım olur. Yazma serüvenim böyle. Raporlarım var tabii çeşitli alanlarda. Gölge raporların hazırlanmasından tut, mesleki raporlara kadar tezlerim var. Yani, yazmayla çeşitli düzeylerde ilişkim var. 80 yaşına geldiğimde ayağımı sokaktan içeri çekmiş olacağımı varsayarak, yazmak istediğim bir romanı kafamda dolandırıp duruyorum.

Şule: Umarım bunu 80 yaşından önce gerçekleştirirsin. Daha çok gençler de okur. Sevgili Nazik, biz senden bir söz alalım ya da yeniden bir hatırlatalım. Umudun Kadınları Dergisine yazmanı çok istiyoruz. Eğer bir iki yazınla katkıda bulunabilirsen çok mutlu oluruz.

Nazik: Çok mutlu olurum ben de. Sevna ile ilgili konuyu sen gündeme getirdiğinde ben kendi sesimden seslendirmek de istemiştim, yazdığım Sevna'yı tanıtmaktan öte bir şey olsun diye. Sen gönderiyorsun çıkan sayıları, o nedenle izleme şansım oluyor. İsterim tabii

Şule: Son olarak izleyicilerimize bir mesaj vermek istesen ne söylerdin?

Nazik: Değişim çok uzun süreli ve yavaştır. Hele de toplumsal değişimden söz ediyorsak. Ve, hiç de kendiliğinden oluşmuyor. Onun için bu mücadeleyi sürdürmek isteyen, bu mücadelede şu ya da bu nedenle yer almak isteyen, eşit bir dünyanın en güzel dünya olacağına, şu ya da bu ölçüde inanan herkes yanımızda olsun istiyorum. Bütün kadınlar, hatta çocukluktan başlayarak her cinsten insan bizimle olsun. Ben hiç yalnız yürümedim! O nedenle kadınların asla yalnız yürümemelerini diliyorum.

Şule: Çok teşekkür ediyoruz katıldığın için.

Nazik: Ben de teşekkür ederim değer bulup bu söyleşiyi yaptığınız için.

Şule: Sevgili izleyicilerimiz, Nazik Işık'la birlikteydik. Nazik Işık'ı İzmir'e yolunuz düşerse bizzat tanımanızı çok isteriz. Çünkü gerçekten son derece dayanışmacı, son derece alçak gönüllü, yani mahallede karşılaştığınız, üniversitede birlikte olabileceğiniz, her telden çalabilen bir arkadaşımız. Onu biz bu şekilde tanıttık ama siz yüz yüze ya da telefonla tanışma fırsatı bulmak isterseniz bize ulaşabilirsiniz. Umutla kalın.

3 Ekim 2025

KADIN MÜCADELESİNE IŞIK TUTAN KADIN